İsmail Saib Efendi ve unutulan kütüphane kültürümüz
Osmanlı'dan Cumhuriyete geçiş sürecinin en ilginç şahsiyetlerinden biri olan İsmail Saib Sencer, 31 Ocak 1873’te Erzurum’da doğdu. Bir subay çocuğu olduğu için küçük yaşlarda İstanbul’a geldi ve Esekapı İbtidai Mektebi ile Kocamustafa Askeri Rüşdiyesi’ni bitirdi. Dönemin âlimlerinden, dini ilimlerde icazetname aldı. 1904 ile 1906 yılları arasında Tıp Fakültesi’ne devam etti Üç yıl kadar Hukuk Fakültesi’ne, uzun yıllar da Eczacılık Fakültesi’ne gitti. Bu sayede biyolojiden tıbba kadar çok değişik ilimlerde bilgi sahibi oldu. Süheyl Ünver’in verdiği malûmata göre; “... İsmail Sâib Efendi, ‘Önce iman, sonra beden ilimlerini, sonra din ilimlerini tahsil et.’ mealindeki bir hadise dayanarak, Tıp Fakültesine, Eczacılık ve Hukuk Fakültesine sınıf geçip diploma almak için değil de bütününü aydınlatmak, eşyanın hakikatinin sırrına vâkıf olmak için devam etmiş, gerekli temel bilgileri sağladıktan sonra da bitirmeden ayrılmış idi. 1897’de Beyazıt Umumi Kütüphanesi ikinci “hafız-ı kütübü”, yani kütüphanecisi olan İsmail Saib Sencer, bir yandan da medreseye devam etti. 1903’ten itibaren Beyazıt Camii’nde ders vermeye başladı. Çeşitli medreselerde ders verdikten sonra 19 Aralık 1916’da Talip Bey’in ölümü üzerine Bayezid Umumi Kütüphanesi birinci “hafız-ı kütüblüğüne”, yani müdürlüğüne getirildi. Bu arada Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi)1921’den sonra Arap Edebiyatı okuttu. Hocalıktan ayrıldıktan sonra Beyazıt Umumi Kütüphanesi’ne çekilen İsmail Saib Sencer, ömrünün kalanını kitaplar ve kediler arasında geçirdi. Çok seyrek olarak hava almak için Bayezid Meydanı’na çıkardı. 42 yılını verdiği Beyazıt Umumi Kütüphanesi’nden 1939’da emekli oldu. 22 Mart 1940’ta vefat eden İsmail Saib Sencer, okulumuza da gayet yakın olan Merkez Efendi Camii’nde kıble tarafındaki aile kabristanına gömüldü. Bir beyitle de ölümüne tarih düşürmüştür:
“Nâil-i rahmet-i rahmân olsun,
Dâhil-i ravza-i rıdvân olsun”
Kabri, Merkezefendi Cami yönünden mezarlığa girildiğinde, sol kolda 25 metre ileridedir. Arapça’yı, Farsça’yı, Fransızca’yı ve Almanca’yı bilen rahmetli, Grekçe’den ve Latince’den de anlardı. İsmail Saib, on binlerce kitabı tanıyan çok geniş bir hâfızaya sahip olması dolayısıyla çağdaşları olan yerli ve yabancı bilginlerce “ayaklı kütüphane”, “fihrist-i ulûm”, “canlı bibliyografya” ve “çağının câhiz’i” gibi sıfatlara lâyık görülmüştür. Kültür tarihçisi Dursun Gürlek’in verdiği bilgilere göre: “Batılı araştırmacılar onun için, ‘Kafasının içi, müdürlüğünü yaptığı kütüphaneden daha zengin olan adam’ benzetmesi yapmıştır.” Ayrıca eski müelliflerin yazılarını tanımada, yazmaların bozuk bölümlerini bile kolayca okumada, gördüğü bir yazıdan metnin hangi yüzyıla ve hangi hattata ait olduğunu tahmin etmede üstün bir kabiliyeti vardı. Melâmîmeşrep, sakin tabiatlı, nazik bir insan olan İsmail Saib kendisine başvuran kişilerden bilgisini esirgemezdi. Şahin Torun’un bildirdiğine göre Halide Edibe Adıvar’ın ilk eşi Salih Zeki Bey, Fransa’nın meşhur Sorbonne Üniversitesi’nde matematik tahsil etmiştir. Yurda döndükten sonra bir matematik kitabı vesilesiyle Beyazıt Kütüphanesi’nde İsmail Saib Sencer Efendi’yle tanışırlar ve matematik hakkında konuşmaya başlarlar. Salih Zeki Bey bu sohbetten sonra: “Ben bu kadar yıl Avrupa’da matematik tahsili gördüm; ama matematiği şu molladan öğrendim.” der. Bugün isimlerini “büyük âlim” diye andığımız birçok kişi, İsmail Saib’e başvurmadan edemezlerdi. Fuad Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı İsmail Hami Danişmend, Ahmed Süheyl Ünver, İbnülemin Mahmud Kemal, Mehmed Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Hasan Ali Yücel, Şerefeddin Yaltkaya, Abdülbaki Gölpınarlı ve Abdülâziz Mecdi Tolun, İsmail Saib Sencer’i sık sık ziyaret ederlerdi. Helmuth von Ritter, Louis Massignon, Oscar Rescher gibi yabancı âlimler de Beyazıt Umumi Kütüphanesi’nin ve tabii İsmail Saib Efendi'nin müdavimleriydiler. Beyazıt Kütüphanesi’nde onunla beraber yıllarca kalan Alman şarkiyatçı Oscar Rescher’in birçok eserinde de rahmetlinin etkisi vardı. Oscar Rescher, İsmail Saib Efendi’den o kadar çok etkilenmişti ki Müslüman olmuş ve “Osman Reşer” ismini almıştı. Abdülbaki Gölpınarlı’nın ifadesiyle; “Gazali kadar mütekellim, Fahreddin Razi kadar müfessir, Buhari kadar muhaddis, İbn Sina kadar hekim, İbn Arabi kadar âlim, Mevlana kadar âşık, Hacı Bayram Veli kadar vâkıf bir zat”
Bulunduğu kütüphanedeki kitapların muhtevasına dair engin bir hâkimiyeti olan; hemen her kitabın hangi sayfada ne anlattığını satırına, sayfasına, cildine kadar ezberden söyleyebilen ve araştırılmak istenen bir konu için hangi kitaplara başvurulması gerektiği konusunda ilim taliplerini en doğru adrese yönlendirmeyi çok iyi bilen bir âlim İsmail Saib Sencer. Yahya Kemal’in ifadesiyle; “20’nci asrın son allâmesi, şark encümeni…” Felsefeden tasavvufa, tıptan riyaziyeye ve tarihten edebiyata kadar pek çok alanda sahip olduğu engin birikimiyle yakın tarihimize damgasını vurmuş bir isim aslında Mehmet Niyazi bir yazısında ondan şöyle söz eder: “Bazen dara düşer, haysiyetli bir adam olduğu için herkesten para almazdı. Borç aldığı iki insandan biri Tatar ve ayakkabı tamircisi, diğeri de güvercin besleyen bir hanımdı. Bu ikisi onun sırdaşı idi. Aybaşında maaşını aldıktan sonra önce borçlarını kapatırdı.” Bu borçlanmanın sebeplerinden biri de Boğazdan, Kandilli’den, Beykoz’dan gelen ziyaretçilerin çay ve kahve ücretleridir. Zira kütüphaneye gelen misafirlerin bir kısmı, içeceklerin ücretini Saib Hoca’nın üzerine yazdırır, o da bu duruma hiç ses çıkarmazmış. Hatta kahveciye şöyle dermiş: “Bunlar iyi insanlar. Ta uzaktan vapurla geliyorlar, kendilerini kütüphanede çaysız bırakmak olmaz.”
Rahmetlinin kedileri de, hafızası gibi meşhurdu. Kedilere olan sevgisi bilindiği için herkes artık bakmak istemediği sakat, hasta kedisini Beyazıt Kütüphanesi’nin bahçesine bırakırdı. Kedi sayısının 100’ü aştığı zamanlar olurdu ve bu sebeple Beyazıt Kütüphanesi’ne “Kedili Kütüphane” de denirdi. Kedilere bakmak için maaşının büyük bir kısmını harcar; her gün bir leğen ciğer, bir leğen süt, bir leğen de su verirdi. Kitap okurken omuzunda mutlaka birkaç kedi uyurdu. İsmail Saib’in çevresi geniş olduğu için hasta kedilerinin tedavisini de profesörler yapardı. Kedilerine çok düşkün olduğu için yokluğu sırasında aç kalabilirler korkusuyla dostlarının davetlerine bile gitmezdi. Hatta günümüzde de hâlâ kullanılan “Beyazıt’ın kedisi, delisi ve velisi eksik olmaz.” sözünün bu dönemden kalma olduğu rivayetler arasında. Ayrıca şahsına ait yazma ve basma 20 bin kitaplık bir kütüphanesi vardı ve kitaplarını bir handa kiraladığı üç odada muhafaza ederdi. İsmail Saib Efendi'nin kitaplar, edebiyat ve bilim tarihi konularındaki derin bilgisine karşın neden kitap yazmadığı hep merak edilmiş, bunu kendisine soran İsmail Hami Danişmend’e de şu yanıtı vermiştir: ” … İlgi duyduğum konularda benden öncekiler her şeyden bahsedip bana mevzû bırakmamışlar; benden sonrakiler de nasıl olsa onları yineleyip duracaklardır. Benim gibi onların arasında kalanlaraysa susmak düşer.” Mahir İz bu göreneği “her şeyi hafızasına almak isteyen” Şark âlimi tipiyle ve Şark’ın “ilim insanın kendisindedir, kitaplarda değildir” ata sözüyle izah etmeye çalışmış, bu da onu “sûfiler arasında bir âlim, ulemâ arasındaysa bir sûfi” yapmıştır Bir dönem tıp fakültesinde de okuyan İsmail Saib Efendinin dahiliye mütehassısı ressam, hattat, minyatürist ve ebrucu olan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in 1933’te açılan Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki çalışmalarına katkıda bulunduğu da bilinmektedir.
Büyük âlimin vefatından sonra dönemin İsveç Başbakanı Per Albin Hansson’un İsmet İnönü’ye çektiği bir telgrafta; “İlim dünyasının başı sağ olsun” der. Aslında sadece bu bilgi dahi İsmail Saib Sencer’in ününün nerelere kadar yayıldığını ve onun ne denli önemli bir fikir insanı olduğunu açıklaması bakımından fazlasıyla yeterli. Adı geçen isimler hakkında bilgi edindikçe ve İsmail Saib Sencer’in bu kişiler üzerindeki ilmi otoritesini düşündükçe aslında üstadın nasıl bir bilgi deryası olduğunu bir kez daha anlamış oluyoruz. Bir zamanlar ilgi duyulan konuyu derinlemesine öğrenmek ve fikir almak için kütüphanecilere başvurulurken şimdilerde sessizliği sağlamak ve kitapları raflara dizmek dışında kütüphanecilerden ne kadar faydalanabiliyoruz sizin takdirinize bırakıyorum. Her şeyin dijitalleşip kolay elde edilebilir olduğu bu çağda kıyıda köşede kalmış, var olma mücadelesi veren sahaflara ve iletişimsizlik, sebatsızlık ve tatminsizlik modasına rağmen çay eşliğinde koyu muhabbetler ile zamanı durdurmaya, geçmişe yolculuğa bizleri davet eden kütüphanecilerimize ve kitap ehline selam ederim.
Yazımı bir alıntı ve üç tavsiye ile bitirmek istiyorum. Yolu düşenler mutlaka uğramalı… İstanbul Üniversitesi İktisat Kütüphanesi, İskenderiye Kütüphanesi (Mısır) ve Dibace Sahaf Üsküdar. “Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. Mabede bayağılar giremez. Diriler naziktir, ölüler titiz.”
MucerretVanDalism
25 Nisan 2020 Cumartesi
Z kuşağı ve büyüyen entelektüel uçurum
Batı da tabuları, aşılmaz denilen düşünsel kaleleri yıkan, yeni bir değerler sistemi yaratan intelijansiya 18. yy da doğmuştur: Ansiklopedistler. Fransız aydınlanma çağının en önemli hazırlayıcısı bunlardır.
Önceki kuşaktan bariz farkları olan bu kuşağın dünyası yetiştikleri çağdan farklıdır. İçinde Diderot, D'holbach, Voltaire gibi isimleri barındıran bu aydın grubun dini dogmalara karşı çıkması, otoriter rejim karşıtı olmaları ve tüm insanlığa kapsayıcı evrensel ortak bir sağduyu ekseninde hümanist bakış açısına sahip olmaları dolayısıyla tarihi topyekûn değiştiren olayları başlatan bir kuşak olmuşlardır. Aradaki detayları atlayarak bugüne gelecek olursak her gün dünya tarihinde görülmemiş bir ivmeyle artan hızda değişime tanıklık ediyoruz. Dedelerimizin doğduğu büyüdüğü zamanlardaki teknoloji ile şu andaki teknoloji arasında uçurumlar var. Şüphesiz bizim yaşlılığımız ile şimdiki zaman arasında da öyle uçurumlar olacaktır. Haliyle kuşaklararası kopukluğun en çok olduğu zamanlar bu zamanlardır. Anne çocuğunu çocuk dedesini farklı bir dünyadanmış gibi görmektedir. Burada değişen dünya görüşleri ile beraber aydın tanımının da güncellenmesi gerekiyor. Sözgelimi xx. yüzyılın ikinci yarısında eğitim hayatlarını sürdüren günümüzün entelektüelleri için gençliklerinde bilgiye ulaşmak şimdikinden çok daha zordu. Bir tarihçinin arşivlere girip tek tek Osmanlıca eserleri karıştırması gerekiyordu ve sosyal bilimcinin kütüphanelerde ansiklopedi peşinde koşması lazımdı. Tıbbiye öğrencisinin resimleri açık seçik olmayan atlaslardan ve şimdikine nazaran çok daha az bilgi bulunan kitaplardan anatomi, fizyoloji öğrenmesi lazımdı. Lakin şimdi bilgiye ulaşmak çok daha kolaylaştı. Artırılmış gerçeklikle insan vücudunu öğrenebiliyoruz, internette herkesin kullanımına açılan sınırsız sayıda dijital arşivden yerinden kalkmadan faydalanabiliyoruz, dünyanın başka bir ülkesindeki bir akademisinin yaptığı yayına yayınlandıktan 5 dakika sonra ulaşabiliyoruz ve tartışma platformlarında bu makale hakkındaki zıt görüşlerin birbirine girmesini izleyip bu diyalektik süreçten kendi sentezin oluşturabiliyorsunuz. Bilgiye erişim olanakları arttı lakin gençliğin bilgiye erişim talebi aynı ölçüde artmadı. Z nesli denilen nesil dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun aynı genel geçer tanımlamalar ile özetlenebilir: teknoloji bağımlısı, gerçek hayattan kopuk, kendine yarattığı sanal dünyanın güvenli sınırları içinde yaşamakta ve onun dışındaki gerçeklikler ile uyum ve bağlanma problemleri çekiyor. Yalnız. Daha önce hiç bir neslin olmadığı kadar yalnız. Bu sebeple her gün hayatı boyunca bir araya gelmeyeceği insanların hayatlarının 15 saniyesini paylaştığı sahte kesitlere muhtaç yaşıyor. Yalnızlığının, zayıflığının ve cehaletinin farkında lakin buna karşın içi kof özgüven sahibi. Atalarının, kültürünün hassasiyetlerden uzak, hatta yer yer sarkastik tavır içinde. Eskiye nazaran bilgiye, düşünceye, karanlıkta uçan baykuşa, hatta simurg'a giden yollar kısaldı, genişledi ama o yolların taliplisi kalmadı. İnsanlığın binlerce yılda tabiatı ehlileştirerek köleliği yıkarak diktatörleri ezerek insanca yaşam sunmak istediği nesilleri uğruna fedakarlıklarda bulunarak yarattığı zamanların meyvesi bu kayıtsız ve kutsalsız nesil mi olacaktı? Hani meşhur bir özdeyiş vardır zor zamanlar güçlü insanlar doğurur güçlü insanlar kolay zamanlar getirir kolay zamanlar zayıf insanlar doğurur.. Lakin istisna olacak gençler zor zamanları fikirleri ile aşmış aydınların birikimlerinin üzerine kendi gençliklerini feda ederek ve jenerasyonlarından farklı olmalarının, gönüllü sürgünlerinin ve acıların en derine saklı olanı olan düşünmeye cüret etme acısının üzerinde yükselerek tekamül süreçlerini tamamlamış çok az sayıdaki z kuşağı ferdi adeta nesillerin aptallığının diyetini ödercesine düşünce tarihinde hiç olmadığı kadar hakikate yaklaşacaklardır. Zaten her çağda yalnızca birkaç kişi düşünür, onlardan daha genişçe bir orta sınıf onların düşündüklerini anlar ve üzerine düşünür, 3. sınıf olan halk yığınları ise tüm bunlardan bihaber tarihin dışında yaşar denilmemiş midir? Bu sebepten ağır bir melankoli haline gerek yoktur. İllaki geleceği aydınlatan az sayıda da olsa parlak beyinler yetişecektir. Umalım onları anlama çabasına bile girmeyip mağaradaki suretlerden başka hakikat istemezük tavrı içindeki yığınlar tarafından m yutulmazlar. Öte taraftan günlerinden büyük çoğunluğunu bilgisayar telefon vesair teknolojik oyuncaklarla yerlerinden dahi kıpırdamadan kendi mağaralarında geçiren çoğunluk içi boş bir özgüven ve hatta bilgiye duyulan kıskançlıktan kaynaklanan nefret ile olgunlaşmakta. Duyar kasma, sen de başımıza aydın oldun tarzı çoğaltabileceğimiz örneklerden görüleceği üzere ad hominem bataklığı içinde debelenen hayat formları mevcut. Sarkastik ifadelerle post truth çağından truth ile humor aşmasına geçilecek. Önceden gerçek görmezden gelinirken şimdilerde dili olan herkesin ses çıkardığı ortamda gerçek ile dalga geçmek moda olmaya başladı. 20 yıl sonra şimdi gençlikten yetişkinliğe geçiş sürecindeki entelektüel çaba içinde olan münevver namzetleri ile ait oldukları kuşak arasındaki uçurum giderek açılacak ve günbegün daha da dışlanmış yersiz yurtsuz hissedecekler. Lakin bu sürgün Platonun Sokratesin idamından sonra gönüllü hakikat sürgününe benzeyecek. Bu aydınlar'ın çilesi daha yeni başlıyor. Önceki çağlarda aydınların derdi anlaşılmamak, seslerini duyuramamak idi; bu aydınların ise derdi ciddiye alınmamak dalga geçilmek ve hatta nefret edilmek olacak. Bu aydınlara ufak bir kısım tarafından saygı gösterilecek lakin içi boş özgüvene sahip insan yığınları ile fikiri ters düsmeyedursun görevi zaten tabuları yıkmak kar küreyici olmak olan aydınların kavgası asıl o zaman başlayacak.
Ya da kim bilir belki de post humancıların emeli gerçekleşir de insanlığın sonu hakikat nefreti yüzünden değil de makineler yüzünden gelir. Oraya ulaşmışsak da zaten haketmişizdir..
26.04.2020
MucerretVanDalism
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)